Sabah 8:00 civarı harekete hazırdık. İlker gelip bizi bulmuştu.
Çadırları topladık. Hedefimiz Mersindi şimdi.

İlker Cennet Cehennemi daha önce görmediği için sola 3 KM lik tali yola saptı. Bize daha sonra yetişeceğini söyledi. Bu gezi boyunca İlkeri son görüşümüz oldu. İşleri çıktığıdan dolayı Mersin’den dönmeye karar vermiş. Daha sonra telefonla ve sms yoluyla kendisiyle sık sık görüştük.
Çağrıyla beraber 3 güzellerin meşhur sıkma böreğinden yemeğe karar verdik.


Kral Zeus’un kızları Aglaia, Euphrosyne ve Thalia çıplak olarak kumru ve keklikler arasında dans ederken dönemin bütün kadınları onları çok kıskanırmış.
Bu fotoyu Narlıkuyudaki tarihi hamamın bayan müdürünü evinden çağırıp hamamın kapısını açtırarak çektik. kendisi bize kısa bilgi de verdi. Mozaiklerle yapılmış. gerçekten hatları yerli yerinde çok güzel kızlar.

Mersine erken ulaşıp şehri gezmeye zaman ayırmak için var gücümle pedallere basıyorum. Bugün toplam aldığımız yol 72 Km .
Yoldaki yüksek binalar sağda solda gökdelen tarzı mimari estetikten uzak ticari amaçla yapılmış yapılar. Beni son derece rahatsız ediyor.
Yolun 500-600 m sağtarafında deniz olduğu halde duvar gibi yan yana yapılmış binalardan göremiyorsunuz.
Şurada oturan bir kaç yüz kişi yüzünden bu yoldan geçen milyonlarca kişi deniz manzarasından mahrum kalıyor diye düşünüyorum ve bu plansız şehircilik anlayışına neden olanlara beddua ederek saat 14:30 da Mersine giriyorum.

Mersine girişte Çağrıya tel açıp yemek yediğim Ciğerci Bahadırın adersini veriyorum. Geceği arkadaşlarında geçireceğini söylüyor. İnce ince doğranıp çöp şişlerde pişirilen nefis ciğer ziyafeti üzerine bir de meşhur mersin künefesi yiyip kendime bir otel aramak içi şehir turuna başlıyorum. Ciğerci Bahadır çok uygun fiyatlı, temiz, düzenli bir yerdi.
Otogar karşısındaki Öztürk otele 30 milyona anlaşarak yerleşiyorum. İstemediğim halde odama bir televizyon getirip kuruyorlar. Bisikleti otel lobisinde merdiven altına kilitlerken, otel müdürü soruyor “sponsorunuz kim?” Elimdeki cüzdanı gösteriyorum.

Mersin oldukça düzenli bir şehir izlenmi veriyor. Çok güzel heykellerle dolu olan bir sahil yolu yapmış belediyesi. Sahil boyunca lüks 5 yıldızlı tesisler var.
cineMall isimli sinema 19;45 matinesine gidip “Uçuş planı” isimli filmi seyrederken biraz dinlenmenin ardında Çağrı ve arkadaşlarıyla buluşuyoruz. Sahildeki banklarda oturup sohbetden sonra Mersinin en meşhur tantunicisine gidip yatmadan önce bir ara öğün seansına giriyorum.
Otele gidip sıcak su bulmuşken birikmiş bütün çamaşırlarımı lavaboda sabunla yıkıyorum. Ertesi gün yol boyunca portbagaj üzerinde kurutma metodunu eski gezilerimden bildiğim için bu konuda endişem yok.
Otelde güzel bir açık büfe kahvaltının ardından Çağrı tel açtı ve otele geldi.
2 Aralık Cuma günü sabah saat 10:30′ da Mersin’den Adana’ya hareket ettik.
Tarsus’da öğle yemeğinde tantuni yedik.

Tavuk tantuni değil hakikisinden tabii ki!

Yemekten sonra tekrar Adana yoluna çıkınca tam bir trafik cehennemiyle karşılaştık.
Müthiş bir kamyon trafiği vardı. Çift yönlü yolda kamyonlar bir türlü bitmek bilmiyordu. Sürekli arkayı kollamaktan ruh halim bozulmaya başlamıştı. Çağrıyla aramıza 2 metre mesafe koyup bir o, bir ben önde yola devam ediyorduk. Asfaltın sağdaki banket altındaki stabilize bölümü de çok bozuktu. Mecburen asfalttan gidip 1 metre yanımızdan yıldırım gibi geçen kamyonlara katlanıyorduk. Şöförlerden biri dalgın olup sağa kırsa parçalanmamız an meselesiydi.
Burada unutamadığım bir olay yaşadık!
Birden küçük bir skoda kamyonet bize arkadan yaklaşıp korna çalmaya başladı. Ardında önce Çağrı’nın yanıda yavaşlayıp sağ ön camdan çıkan bir şöför kolu tarafından Çağrı’ya bir elma ikram edildi. Ardından benim yanıma gelerek yavaşladı ve şöförle göz göze geldim. Kol bir elma da bana uzattı. “Yıkanmış” dedi. Bu jest korkunç kamyonları unutturmuştu. Yüksek sesle “insanlık devam ediyor” dedim.
Ve bundan sonra arabamda ben de elma taşımaya karar verdim….
70 Km Mersin-Adana arasını diken üstünde bitirdikten sonra saat 16:00′da Adana’ya girdik ilk iş olarak bir otel aramaya başladık. Adanayı gezmek ve Adana kebabı yemekk istiyorduk. Adana’da adana kebabına sadece “kebap” diyorlar. ve dünyanın hiç bir yerinde bunu daha lezzetli yiyemezsiniz.. Adana kebabı Adana’da bir başka oluyormuş.

Adana merkezde arı gibi işleyen meşhur Kebabçı Şehmus’un arka sokaklarında 3. sınıf ismi Sema olan bir otele yerleştik.
Bu dar sokaklar ve eski esnafların olduğu yerler İstanbul beyoğlunun arka mahallelerini anımsatıyordu.
Otelin merkezde ve hesaplı olması çok iyi olmuştu. Çağrı bu otele bayıldı. Adana’ya tekrar geldiğinde yine bu otelde kalacağını söyledi. Aşağıda müsait yer olmadığı için bisikletleri omuzlayıp birinci kattaki odamızın yakınına kilitledik.
Otelde her yer dökülüyor,oda duvarına büyük paslı çiviler çakılmış, yatak nevresim takımları kimbilir yıkanmadan kaçıncı müşteriyi ağırlıyor,(bu yüzden uyku tulumlarımızda yattık ve sıcaktan sabaha kadar terledim) umumi tuvalet koridorda ve petrol ofisi tuvaletlerinden farkı yok. Fakat atmosferindeki eski, yaşlı havanın nostaljisi ve fiyat ucuzluğu sayesinde bir gece kalınabilir diye düşündüm.

Mersin ve Adana’da Araçların özellikle dolmuş mibüslerin aşırı korna çalmaları yüzünden şehirlerin inanılmaz bir gürültü kirliliği vardı. Dolmuşlar ve otobüsler her durakta dururken ve hareket ederken korna çalıyordu. Bazan basit önlemlerle düzelecek böyle anlamsız uygulamalar yıllarca devam ediyor ve buna dur diyecek bir kul çıkmıyor nedense.
Adana’da daha önce Çağrı’nın internetten tanıştığı üniversitede ingilizce branşında öğr. görevlisi olan Ali ve onun arkadaşı Ercan ile tanıştık. Çok iyi arkadaş canlısı insanlar. Onlar’da 2 sene önce beraber Akdeniz ve İç anadolu turu yapmışlar. Bizi ilgiyle dinliyorlar.
Ercan arabasıyla bizi Adananın heryeri gören yüksekçe bir restoranına götürdü bira ve kahve içtik. Tatlı yedik tatlı konuştuk. Yarın gideceğimiz Karataş-Yumurtalık yoluyla ilgili pek bilgileri yoktu. Şimdiye kadar çok az bisikletçi buradan o yöne gitmişti. Bizim gezi başındaki planımız her zaman sahili takip etmek olduğu için Osmaniye ana yoluna girmeden daha güneye gitmekti. Şimdiye kadar sorduğumuz kamyoncular da o yola gitmemizi tavsiye etmiyordu. Ben bundan bilmedikleri sonucunu çıkarmıştım insanlar bilmedikleri şeylerden hep çekinir.
Ercan ve Ali, bizi nostaljik Sema otelimize bıraktılar.
Yorgunluk kurşun gibi yatağa çekiyordu…
3 Aralık Cumartesi: 78Km yol gidildi.
Sabah 11:30 da Adanayı, Karataş- Yumurtalık istikametinde Çağrıyla beraber terk ediyoruz. Karataş yolu sağında solunda küçük fabrika ve imalathaneler olan tek yönlü, dar, eski asfaltla kaplı bozuk bir yol. İçimizde farklı bir yolla tekrar Akldenize, güneye gitmenin heyecanı var. Giderek hava ısınıyor. Yeşillikler artıyor. Dağsız çok uzakların görülebildiği şimdiye kadarki güzergahımızdan farklı bir arazi yapısında gitmek iyi geliyor.
İçimden bir his rotamızın en güzel bölgesinden geçtiğimizi söylüyor.
Yol bisiklet için çok uygun

Yolda hemen hemen hiç özel arabayla karşılaşmıyoruz sadece arada bir geçen köy minibüsleri var.
45 KM sonra Karataşa varıyoruz.

Karataş muhteşem bir Coğrafyada, Adanaya’da çok yakın olmasına karşın geçiş yolu üzerinde olmadığı için hiç gelişmemiş. Sulu yemek yiyecek bir lokanta bile bulamıyoruz. Geçimi baklıkçılık ve tarıma dayalı. Oldukça eski bir yerleşim yeri. Yerli halkının aslen Arap kökenli olduğunu söylüyorlar. Adananaya çok yakın olduğu için yaz aylarında yerli turizmin burayı ihya etmesini düşündüm. Ama hiç de öyle değilmiş Adanalılar bile buraya yoğun gelmiyorlarmış.
Çağrıyla beraber eski Anadolu kasabalarını andıran caddesinde bir büfede tavuk döner yiyoruz. Güneye doğru gittikçe kırmızı et ve tatlı yapan yerlerin artışı dikktaimi çekmişti.
Dönercinin karşısındaki, simit tatlısı yapan bir büfeden de çok lezzetli ama yapış yapış şekerli tatlılardan yiyoruz. Çağrı tatlıyı çok seviyor.
Saat 15:00 Yumurtalı’ğa gitmeyi düşündüğümüz köy yolu haritada görünmediği için sık sık yol hakkında bilgi almak üzere karşılaştığımız kişilere soru soruyoruz.
Bir balıkçı “bu saatten sonra o yola hiç gitmeyin. Çoban köpekleri benim kamyonete bile saldırıyor camları açamıyorum” diyor.
Gerçeten de gelirken arazide 1 Km uzaktaki dev çoban köpekleri bizi farketip uzaktan hücuma geçmişlerdi. Aradaki hendek yüzünden yola çıkamamışlardı. Çok köpek baktığım, onları sakinleştirmeyi iyi bildiğim için bu konuda endişelenmiyorum. Ancak karanlığa kalmak ve gece gitmek beni düşündürüyor.
Karataş’tan tekrar 2 km geriye dönerek Bahçe köyü yol Ayrımından Yumurtalık istikametine pedal çevirmeye başlıyoruz. Manzara ovalar büyüleyici. WindowsXP’nin ilk kurulduğuda masaüstü manzarası aklıma geliyor.

Köylerden geçerken herekes bize bakıyor çocuklar peşimize takılıyor. Çağrı onlarla sohbet ediyor.
Ceyhan nehri tonlarca suyunu burada kimseye göstermeden sessizce geçiriyor.

Saat 16.30 karanlık bastırmak üzere daha 20 Km yolumuz var. Haritada görünmeyen, sağa sola sapan, birbirine benzeyen bir çok köy yolu var.
Karanlığa kalmamamız gerekiyor. O sırada araziden köyüne dönen büyük bir sürü önümüze çıkıyor. Önce köpekler sonra çöbanlar bizi farkediyor. Bisiklet üzerinde sürü içinde kalıyoruz. Köpekler şaşkınlık içinde ne yapacaklarını bilemeden arka tekerimin yanlarında hırlayıp duruyorlar. Arada çobanların emriyle susuyorlar. Sürü neredeyse koşu hızıyla ilerliyor. Çobanlarda bir an önce sıcak evlerine dönmek istiyorlar.
Çobanın biri ” Aha şo ilerki yoldan dolmuşlar geçer 8′e kadar. Yetişirseniz belki sizi alırlar diyor..
Hemen basıyoruz. Sürüden ayrılırken kucağında yeni kuzu taşıyan genç bir çoban. Çağrının arka portbagajdaki uyku tulumuna göz dikip istiyor. ” arazide gece üşümem versene onu bana ” Çağrı duymamazlıktan geliyor. Köpekler ve çobanların hızlı ilerlemesi yüzünden fotoğraf çekemiyorum..
Hava karardı aslında çadır kuracak çok uygun yerler var. Ancak Çağrının kaldığı çadır Atakent’de İlker’le beraber ayrıldığı ve benim çadırım iki kişiye küçük olduğu için artık kalacak bir binaya ihitiyacımız var.
Çobanın tarif ettiği yola çıkar çıkmaz tesadüfen bir yumurtalık dolmuşu buluyoruz. Şöför bisikletlerimiz araya sıkıştırmayı kabul ediyor. Bu, gezi boyunca ilk ve son defa bir araca binişimiz oldu. Bunu hiç istemiyordum ama mecbur kaldık. Toplam 8KM yi 15 dakika da gidip Yumurtalık ilçesine merhaba diyoruz..
İlk işimiz kişi başı 10 ytl ye bir pansiyona yerleşmek oluyor. Duş alırken asla sıcak su kullanmadığım için aklıma gelmiyor. Ama Çağrı çok sevinçli güneş kollektörleri olan pansiyonun sıcak suyu da var. Nihayet duş alacak.
Bu akşam canım biraz çakır keyif olmak ve yerli halkı gözlemleyerek fikir sahibi olmak istiyor. Dedem 30′lu yıllarda bu ilçede jandarma komutanıymış. Babamın çocukluk yıllarının bir kısmı burada geçmiş.
Odaya yerleştikten sonra, çabucak bir duş alarak. Çağrıyla ilerleyen saatlerde dışarda buluşmak üzere çıkıyorum.
Burada hemen hemen hiç yabancı esnaf ve işletmeci yok. Yabancılar şehir girişinde sonradan yapılmış olan kooperatif evlerinde ve sitelerde kalıyor. Geçim Balıkçılık, tarım ve yerli turizm üzerine kurulu. Bunları gece açık bulduğum eski bir meyhanede 2 adet bira içerken öğreniyorum. Çağrı’da sonradan bana katılıyor.
Şişman meyhane sahibinin kırmızı yüzü, ortamına kaynamışlığı ve anlamak ister gibi bakışları eski alemcilerden olduğunu işaret ediyor. Yan masada belediye başkanı(başkanım diye hitap ediyorlardı), esnaflardan olduğu belli bir kaç kişi iyice güzelleşmişler birbirlerini koltuklayıp duruyorlardı.
Geçimin balıkçılığa da dayandığı yerlerde gece muhabbetlerinin balıkhanelerde geçtiğini bildiğimden bir göz atmaya karar verdim.
Yanılmamışım orada bir bakkalda 4-5 balıkçı ayak üstü biralanıyordu. selam ve ufak tefek alışverişten sonra birer bira da biz içtik. Balıkçıların uğrak yeriydi. Hepsi Yumurtalığın gerçek yerlileriydi.
Bu ilçenin ismi balık yumurtasından geliyormuş. ceyhan nehrinin döküldüğü havza da dünyanın en kaliteli havyarları sağılıyormuş.
arabasıyla Türkiyenin bir çok yerine, deniz balığı üretim çiftliklerine canlı balık yavrusu taşıyan Nazım isimli balıkçıdan öğreniyoruz bunları. Balık yavrularını bidonlarda oksijen basa basa götürüyormuş. Bukadar çok yavru da sadece yumurtalık dan yakalanabiliyormuş. Ancak bölgedeki fabrikalar özellikle Botaş’ın artıkları üretimi çok düşürmüş. Bir de termik santral yapılma durumu varmış. “Termik santral yapılırsa bu çok önemli yumurtalık havzasını unutun” diyor Balıkçı Nazım.
4 Aralık Pazar Sabahı Gezimizin 10. Günü Saat 9:00 geceyi geçirdiğimiz pansiyondan ayrılıyoruz.
Dün sohbet ettiğimiz balıkçıların bakkalından yumurta, beyaz peynir, domates alıp sahildeki eski bir lokantaya davet üzerine gidiyoruz.
Aldığımız malzemeleri hazırlıyorlar Çağrı yağda kızarmış ben haşlanmış yumurtayı seviyorum. Onlar da (3 kişiler) masamıza geliyor hep beraber kahvaltı yapıyoruz. Konuşma, sima ve davranışlarının farklı olduğunu düşünüyorum. Gayet misafirperver ve samimi insanlar. Dün meyhane ve balıkçı bakkalında konuştuklarımız da öyleydi.
İsmi Celal Mamak olan, belediye de encümen üyesi olduğunu söylüyor. “Biz yörüğüz” diyor. Kalın ensesi, göbekli iri vücudu, kaba elleri, gür saçları, kalın kaşları yuvarlak ve esmer yüzü bunu hemen doğruluyor. ” Burada 2 çeşit yerleşik halk var. Biz yani yörükler ve buranın eski has yerlileri” diye sözüne devam ediyor.
Yörükler buraya 1963 yılında gelmişler. İlk gelenler merkezden uzak arsa satın alan bir kaç aileymiş sadece. sonra çoğalmışlar. Şimdi yörüklerin ve yerli halkın sayıları eşitmiş. Fakat yıllarca yerli halk tarafından kabul edilmemişler. Hep yabancı muamelesi görmüşler. Birbirilerinden asla kız alıp vermemişler. Sadece geçen yıl yerlilerden bir kız yörüklerden bir gence kaçmış. Bu yüzden babası onu evlatlıktan red etmiş.
Yörüklere asla şehir merkezinde dükkan vermiyorlarmış. Minibüs işletmeciliği de şimdiye kadar hep yerlilerdeymiş.
Fakat son seçimlerde belediye başkanlığı yörüklerin eline geçmiş. Onlarda minibüscülüğü ele geçirip tüm minibüsleri yenilemişler. aralarında bu yüzden nerdeyse kan akacakmış.. yeni yeni durulmaya başlamış bu hırs. Burada belediye seçimleri çok çekişmeli geçiyormuş.
Saat 11:00 Yumurtalık’dan ayrılıyoruz.

Botaş tesislerinin çevresini 35KM dolaşıyoruz. Pedallere basmak yeniden kan dolaşımını arttırıyor, vucudu ısıtıp beyine fazla oksijen gitmesini, ve daha hızlı düşünmemizi sağlıyor.


Botaşı geçerken bir Huzurevi inşaatı ile karşılaşıyoruz. Bahçesi ve tabelası hazır ama ortada daha bina yok!

Tam bu noktada “yol insanları mutlaka karşılaşır” sözünü doğrulayan bir olay yaşıyoruz. 3 Yıldır yürüyen bir hollandalı seyyah ile karşılaşıyoruz. 3 yıl önce Hollanda’dan hareket etmiş sürekli yürüyormuş kesin bir rotası yok. Biraz ilerdeki Kurtkulağı isimli köyde geceyi geçirmiş. Atatürk’ten bahsetmesi köylülerin çok hoşuna gitmiş. 3 köylü onu Şahin marka bir araçla Yumurtalığa götürüyordu. Onlara tercümanlık yaptık. Köylüler “söyleyin ona bize güvenebilir” diyordu. Biz daha tercüme etmeden seyyah demek istediklerini anlıyordu zaten. Kimbilir kaçıncı karşılasmasıydı bu tip insanlarla.
Adamın cesaretine hayran kaldım. Vedalaşmak için tokalaşırken koldaki demir dokunuşunu farkedince cesaretin nereden geldiğini anladım..

Kurtkulağı, Kurtpınarı isimli köyleri geçip. Hamzalı köyünden sonra Tuçbilek kömür işletmelerinden kömür taşıyan simsiyah kamyon ve işçileri geride bırakarak Karataş-Yumurtalık burnundan Antakya ana yoluna çıkıyoruz.

Aslında bugün niyetim son bir zorlamyla 130 Km gidip Antakya’ya varmaktı. Ancak bunun imkansız olduğu yola çıkınca hemen anlaşıldı. Antakya anayoluna çıktığımızda karanlık çöküyordu ve daha 95 Km vardı..
Yol çift yönlü ancak yol yapım çalışması yüzünden asfalt dışında kaçacak yer yoktu. Trafik yine vızır vızır başlamıştı. Son derece tehlikeli yol alıyorduk. Kamyonlar yine 1 metre solumuzda azrailden farksızdı.
Çağrı bir ara karşı şeridin daha güvenli olacağını düşünürek, trafiğe ters yönde gitmeye başladı. Arkadaki küçük belli belirsiz kedi gözünden başka ışık sistemi yoktu. Karşıdan gelen arabaları daha rahat görebilirim şeklinde düşünüyordu. Arada sola dönerek, geliş gidişli yoğun trafik arasından onu görüyordum. Dev kamyonlara savaş açmış, uzun mızrağını omzuna dayamış, atının üzerinde giden bir şövalye gibiydi. Tam bir Don Kişottu.
Dörtyolu geçtikten sonra trafik riskini daha fazla göze alamayarak. Yandaki çok gevşek çakıllı zeminde arada bisikletleri elimize alarak ilerlemek zorunda kaldık. Saat 20:30′da Paysan’a girdik. Uzun bir soruşturma sonucu orada bir öğretmen evi olduğunu öğrendik.
Ve geceyi 5′er milyona orada geçirdik.

5 Aralık Pazartesi 11. Gün Antakya’ya kadar toplam 87,5 Km yol alındı.
Bu sabah en erken yola çıkış rekorunu kırdık. 7:30′da öğretmen evinden ayrılıyoruz. Çağrıya biraz hızlı gitmek istediğimi söyleyerek zaman geçirmeden yola çıkıyorum.
Lastiğim 2. kez patlıyor. Hemen yükleri indirip bisikleti tekerler yukarda yatırıp arka iç lastiği tekrar değiştiriyorum.
İskenderun’a girişte arka lastik yine patlıyor. artık İndir bindirden bıktım. tamir etmekle uğraşmak istemiyorum.

Patlak lastiğe hava basarak bir süre idare etmesini sağlıyorum ve son sürat şehir içinde bir bisikletçi bulup her iki iç lastiği de yaptırıyorum.
İskenderun şehir merkezini bir süre turlayıp bir kahvaltı yapıyorum. Tamamen sınaileşmiş bir şehir demir çelik fabrikaları demir yolu ve deniz yoluyla mal gönderip hammadde getiriyor. Her yer fabrika dolu.
İskenderun’dan sonra bitmek bilmeyen Belen yokuşu başlıyor. Dizlerimde ağrı başladı. Menisküsleri 11 gündür zorlayıp duruyoruz. Yokuş bitmek bilmiyor.

Zirvede muhteşem bir dağ manzarası beni bekliyormuş. Durup seyrediyorum biraz.
Burası fotoğraf kareleriyle anlatılamayacak kadar güzel. O yüzden küçük dijitalimi hiç çıkarmıyorum. Bu hafızamda kalsın istiyorum.
Her çıkışın inişi olmazsa olmaz tabii. Yol geniş, asfalt düzgün. Gezinin son noktası bu yolun sonunda “ne olursa olsun” diye düşünüp bisikletle beraber uzun inişte, başımı gidona, dizlerimi birbirine yanaştırıp küçülüyorum ve özgür kalıyoruz. Km saatim 62′yi görüyor.


Antakya’ya girişte Çağrıya tel açıyorum yerini söylüyor. Bir saat içinde burada olacağını düşünüyorum. Onu beklerken şehri turluyorum.
Çağrı geliyor. Onu şehir merkezinde fotoğraf çekerken görüyorum.
Çağrı aslen Antakyalıymış burada akrabaları var. Geceyi Çağrının Halası ve Hala oğlunun evinde geçirmeye karar verirken. Volkan beyle tanışıyoruz. Bizim hikayemizi merak edip bizi bürosuna davet ediyor. Oranın meşhur kağıt kebabından hazırlatıyor bize.
Volkan bey enteresan bir adam. Sırf doğayı sevdiği için Antakya’da yaşadığını söylüyor. “Burada dağ, deniz, göl, orman ne istersen var” diyor. Gelen giden misafirlerine “bunlar İtalyan” diye bizi tanıtıyor. Sonra yaptığı espiriye kahkaha atıp gülüyor. Misafirlerinden biri beni işaret ederek. “Bu İtayan olamaz olsa olsa Mısırlı olur. Ama öteki İtalyan olabilir” diyor. Ben de ” No I am from Syria” diyorum. Hep beraber gülüyoruz.
Çağrının Halası ve halaoğlu okan Bey ile tanışıyorum. Sohbet ediyoruz. Çok samimi asil insanlar.
Gece halaoğlu bizi Antakya’nın en eski künefecisine götürüyor. Hayatımın en güzel künefesini yiyorum. ardından seyyar bir salepçide salep içiyoruz. Yağmur başlıyor. Salepçi şemsiyesi bizi ıslanmaktan koruyor. Böyle nostaljilerin Antakya’da devam muhteşem.
6 Aralık Salı 2005 12. gün:
Sabah 10:30 Okan bey bizi kahvaltı için Hataya özgü kuru bakla ezmesi yemeye götürüyor. Bu İnsanı akşama kadar tok tutan soğanla yenen çok kuvvetli bir gıda.

Garsona makinemi verip. Şuraya bas yeter diyorum. “Biliyorum abi, O kadar salak mı görünüyorum” diyor.

Şehir içinde yürüyerek dolaşmaya devam ediyoruz. Okan bey bize harika rehberlik yapıyor. Antakya asırlardan beri medeniyetlerin birleştiği bir yer. Hava da bunun ağırlığı var.
San Pier kilisesini gezmek istiyoruz ancak bekçiler “içerde toplantı var sadece bahçeye girebilirsiniz ” diyor.

Antakya’da üç ana bölge var. Sunnilerin, Alevilerin ve Arapların yaşadığı mahalleler. 12 Eylül öncesi provakatörler bu halklar arasında düşmanlık tohumları atmaya çalışmış ve oldukça sorunlar yaşamışlar. Fakat şimdi hiç bir sorun olmadan hep birlikte aynı şehirde yaşıyorlar. Saman Pazarı tarafında alevilerin yaşadığı mahalleyi merak ediyorum. Okan bey bizi götürüyor. Şehir içinde her yere yaya gidiyoruz. Aleviler çok çalışkan dürüst insanlarmış.
Antakyanın meşhur uzun çarşısından biraz yöreye özgü peynir, nar ekşisi, zeytin, salça alıyorum.
Arap pazarına gidiyoruz. Çeşit çeşit hurma var. Mekke ve İran hurması alıyorum.
Antakya’da ayrıca azınlık olarak Hiristiyanlar, Suryaniler, Ermeniler ve yahudiler yaşamakta. Okan bey yolda gördükleriyle selamlaşıyor hep. Buranın köklü yerlisi hepsini tanıyor.
Dünyanın en büyük ikinci arkeoloji müzesi Antakya’da. Müzeyi geziyoruz.
Afrodit heykelini görüntülemek için etrafında dönüp pozisyon ararken Okan bey gülümseyerek seyrediyordu.
Antakya caddelerinde yürüken bayanların çoğunlukla etek giymediğini, pantalonu tercih ettiğini saç şekil ve renklerinin hep aynı kuaförden çıkmış gibi olması dikkatimi çekti. Saçlar hep siyahla kırmızı arası bir tondaydı. Esmer görünümden uzaklaşmak ister gibiydiler. Ayrıca hava o kadar soğuk olmamasına rağmen insanlar hep kat kat giyinmişlerdi. Kazak üzerine kazak en üstte bir kaban veya mont vardı..
Saat 16:00 artık dönüş zamanı geldi. Çağrı geziye daha doymadı. Zamanı da müsait. ” Haydi istersen Antep-Urfa istikametine doğru devam edelim diyor” Ama beni bekleyenler sabırsızlanmaya başladı artık. ” Maalesef” diyorum. Hevesimizi başka gezilere saklayalım artık.
Çağrı beni Antakya Otogarından yolcu ediyor. Bisikletleri bagaja dik olarak 403 Mercedesler sığdırabildiği için 403′ü olan firmayı tercih ediyoruz. Çağrı Antakya’da bir kaç gün daha kalacak. Vedalaşıp ayrılıyoruz.
Manavgata kadar 13 Saat sürecek dönüş yolcuğum başlıyor.
Zaman çok hızlı tersine işliyor. Pedal pedal, saatlerce, günlerce kas gücüyle geldiğim yolları, hızla dönmek sanki bir film şeridinin geriye sarılması gibiydi.
Otobüsün camından gece boyunca karanlığı izledim. Ancak far ışığıyla görünen karaltılar, siluetler benim için yabancı değildi. Dönülen her viraj yola eğilmiş her ağaç tanıdıktı artık.
Yaşlı kaptan Şöför heryerden yolcu alma peşindeydi her fırsatta duruyordu.
Mersinden Finike’ye tarlalarda çalışmaya giden hepsi kızlardan oluşan 25 kişilik bir işçi grubunu alıp otobüsü fulleyince ikide bir durma olayı bitti.
Kızlar Adana’yı geçinceye kadar yüksek sesle sürekli Kürtçe konuştular. Hepsinde basit ve güçlü insanlara özgü bir tezcanlılık vardı. Turbanlı kafalar hızla sağa sola dönüp birbirlerine laf yetiştiriyordu.
Gün Ağarırken Alanya geride kalmıştı.

Manavgat yol ayrımı.
Manavgata giriş.
Eşyalar 13. günde artık yoldaşından ayrılıyor |